A'dan X'e ve John Berger

Bu sefer size çok sevdiğim bir kitaptan bahsetmek istiyorum, sadece aklıma değil ruhuma da yerleştirdiğim bir kitaptan.


A'dan X'e John Berger Tarafından Kurtarılmış Mektuplar.



A'dan X'e Metis yayınlarından 2008 yılında basıldı. Özgün Adı; From A to X Some Letter Recuperated by John Berger olarak geçiyor. Elimdeki ilk baskısı, ikincisi yapıldı mı bilmiyorum.



Açıkçası bu kitabı ,internette yeni ne okuyabilirim diye gezinirken kapağını görüp sevmiştim ve almıştım. Ne John Berger hakkında ne de kitap hakkında bilgi sahibiydim.







A'dan X'e

O da diğerleri gibi kitaplığımda sırasını bekledi. Ama elime aldığım andan itibaren bitmesini hiç istemedim. Okudukça kitabı bitiriyor olmanın hüznü sardı beni. Sonuçta bitti ve hem başucu kitaplığımdaki yerini hem de ruhumdaki yerini almış oldu.



John Berger 5 Kasım 1926'da orta sınıf bir ailenin bireyi olarak doğdu. 1944-1946 yılları arasında İngiliz ordusunda görev yapan John Berger daha sonra bu duruma dayanamayarak subay olmayı reddetti. Üstlerine karşı geldiği için İrlanda'ya sürüldü. Askeriyedeki görevinden ayrıldıktan sonra bursla Chelsea Sanat Akademisine kaydolan ve kariyerine ressam olarak başlayan yazar, 1948 ve 1955 yılları arasında resim dersleri verdi. Daha sonra da sanat eleştirmenliği(heykel, fotoğraf,resim) yapmaya başladı.Kendisi aynı zamanda az bilinsede çok güzel şiirler yazmıştır. Ekşi sözlükte gördüğüm aşağıdaki şiirin beni bile etkilemeyi başardığını söylemeden geçemeyeceğim.



"yipranmisiz

bahcedeki kapi kadar

ayrılıklardan

ve beyaz hayaletlerinden

gidenlerin,

musambalarla sarmalanmis,

konusuyoruz hala tutkuyu.

tutkumuz oysa tuz

icine postlarin bastirildigi

yapalim diye mesinden

askin derisini"



Kendisi iyi ki de askeriyedeki görevinden ayrılmış!







John Berger



Yazarın biyografisi hakkında daha detaylı bilgi isteyenler için ; John Berger



Asıl konumuza dönersek ; kitap adından anlaşılacağı gibi mektuplardan oluşuyor. A'ida'nın hapiste olan sevgilisi Xaviere yazmış olduğu metuplardan... Mektup yazmasını sevdiğim için kitabı da seveceğimi biliyordum ama böylesine ince işlenmiş güzel bir roman ve bu kadar güzel bir anlatımla karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim.



Aslında kitabın içeriğinden fazla bahsetmek istemiyorum ,sadece alın okuyun demek istiyorum ama başladık bir kere...



Mektuplar kapanan eski hapishanenin bir hücresinde mektuplar için yapılmış 3 farklı göze belirli bir sıraya göre konulmuş olarak bulunurlar ve kronolojik olarak değilde bulundukları sıraya sadık kalarak derlenirler. Roman bunu anlatarak başlar ve A'idanın sadece sevgili oldukları için görmesine izin verilmeye Xavier' e göndermiş olduğu mektuplarla devam eder. A'ida ile Xavier birbirlerini görebilmek için evlenmek isterler ama her seferinde bu istekleri reddedilir. Asla vazgeçmezler birbirlerinden... Sadece A'ida ile Xavier arasındaki aşkı ve bağlılığı değil umutsuzluğu , hayata dair umudu, özgürlük ,tutsaklık , güç ve güçsüzlük gibi konuları işleyen bir roman. Bu arada yazarın ressam olduğunu hatırlatan ,A'ida ile Xavier'i betimleyen çok güçlü anlatıma sahip iki portre hem kitabın başına hem de sonuna konulmuş. Okumayanları düşünerek daha fazla ayrıntı vermeyi doğru bulmuyorum. Eğer sizde kelimeler , cümlelere aşık olanlardansınız , bu romana da aşık olacaksınız!



Yazar hakkında söylenecek çok şey var ama araştırmama devam edip ona layık bir yazı hazırlamak istiyorum.



Sözcükleriyle resim tadı verdiği söylenen yazardan harika ve kesinlikle okuması gereken bir kitap bence! Okuyun derim, bende diğer eserlerini okumak için sabırsızlanıyorum!



Bu yazı hafif.org'ta yayınlanmıştır.

In: , , , , , , , ,

Farklı Kültürlerle Ticaret

Irkların farklılıkları ve benzerlikleri konusu her zaman dikkatimi çekmiştir, mesela tarihten öğrendiğim en önemli şey savaşan ırkların kardeşçe yaşayanlardan daha çabuk ve etkili bir şekilde birbirlerinden beslendikleri oldu...



Neyse gelelim tarihten değilde ticaretten öğrendiklerime, hem babamın işi hem de kendi işim dolayısıyla yıllardır bir sürü milletten insanlarla iş birliği yaptım, bir sürü insan tanıdım.Bunları paylaşmak istedim.



Çinlilerle iş yapmanın gerçekten zor olduğunu herkes biliyor. Onlarla hem anlaşmak zor , hem de aksanları çok kötü ilk başta ne dediklerini bile anlayamıyorsunuz , zamanla kötü aksanları yüzünden sizin de dilinizde kaymalar, bildiğinizi unutma durumları bile oluyor. Ayrıca her işi tam olarak bilmediklerinden sürekli sorunla karşı karşıya kalıyorsunuz, çözüm için danıştığınızda ya da sorunun iç yüzünü öğrenmeye çalıştığınızda olaya sizin gümrükçüleriniz işlerini biliyorlardır ne de olsa, sizin gibi firmaya zorluk çıkaracaklarını sanmıyorum şeklinde yaklaşıyorlar. Çok büyük firmalar bile yükleme esnasında bakkal mantığı ile çalışıyorlar. Size küçük ayrıntılar için bilgi vermeye yeterli zamanları yok, konteynırlar dolusu sipariş verseniz dahi. Yedek parça stoklarını tutamayan , hangi firmaya hangi yedek parçadan kaç adet gönderdiğini bilmeyen büyük firmalar gördüm...





Polonyalılar kesinlikle çok katı kurallılar ve siz onlara bir yaptırım uygulamaya çalıştığınızda zorlanıyorsunuz, dediğinizi kabul etmek istemiyorlar. Bir keresinde bizim kendi nakliyecimizden yönlendirdiğimiz aracı yüklemeyip kendi nakliyecilerinin aracına yükleme yapmışlardı da sorunu çözene kadar akla karayı seçmiştik. Ayrıca kendi gümrüklerinde de çok katılar. Bu katılığın oranın iklim koşullarından ve de dağlık bölge olmasından kaynaklanıp kaynaklanmadığını bile düşündüğüm oldu açıkçası.



Hırvatlar samimi içten insanlar, çok ciddi bir toplantıda konuşurken bile ortamın fazla gerildiğini farkedip havayı yumuşatabilecek ama kesinlikle sulandırmayacak espriler yapabiliyorlar, seviyorum kendilerini. Sadece iş ortağı değil arkadaş olarakta görüyorlar sizi. Yoğun çalışma ortamında nefes almanızı sağladıkları da olmuyor değil. Ülkelerindeki gümrük sistemi bizimkine göre daha rahat, bizim gümrük vergisi ile aldığımız ürünleri dahi onlar vergisiz alıyorlar. Tabi Bu da Çin ile rekabet etmemizi zorlaştırıyor.



Almanların çalışma sistemlerini çok beğeniyorum , sıfır hata sistemine yakın çalışıyorlar. Sistematik ilerliyorlar, onlarla beraber çalışmaya başladığınızda sizde ayak uyduruyorsunuz sistemlerine , çalıştığınız işten zevk alıyorsunuz. sizin de sürekli kendinize oto kontrol sistemi uygulamanızı sağlıyorlar.



Araplar biraz vurdumduymazlar. Ödeme zorluğu çıkartmıyorlar , peşin çalışabiliyorsunuz geç ödeseler bile ama kesinlikle yerlerinden kalkmıyorlar, harekete geçmeleri çok zor. Ve ola ki siz aceleci tavırlarla soru sordunuz hoşlanrına gitmiyor o tavırlarınız , onlar gibi rahat takılın istiyorlar. Onları düşündüğünüzden ,onlar adına işleriyle ilgilendiğinizde bile aynı durum söz konusu oluyor. Bizzatihi yaşadım gördüm. Firmada Arapça bilen birinin olması ise gerçekten fayda sağlıyor.



Ve Afrikalılar kendileriyle hiç iş fırsatı yapma imkanım olmamış olsa bile yeterince kadarıyla görüştüm. İş ahlakı bakımından yetersiz buluyorum kendilerini. Numune diye aldıklarını yenilebilir bir şeyse yiyorlar tüketim malıysa tüketiyorlar. Çoğunun satış yapma gibi bir fikri yok, satış yapma düşüncesine sahip olanlarda ödeme yapmayı düşünmüyorlar zaten. Kimsenin ön yargılı yaklaşmasını istemem ,bunlar benim kendi tecrübelerim . İlerleyen günlerde hem satış yapma hem de ödeme yapma fikrine sahip olanlarla tanışma umudumu hala besliyorum. Ayrıca iletişim kurmak zor , Fransızca konuşuyorlar, gördüğüm kadarıyla ingilizceleri az. İnternet bağlantı sorunları ve telefon hatlarındaki aksaklıktan dolayı iletişim kurmak , ulaşmakta zor.



Türklere gelince , dışarıdan gelen yorumlar genelde pozitif oluyor. Şu ana kadar duyduğum en ağır hakaret İtalyan bir müşterimin (henüz bizimle çalışmaya başlamadı kendileri) ; hangisiyle çalışmak daha zor Türklerle mi Çinlilerle mi diye sorması olmuştu. Gerçekten üzülmüştüm.



İtalyanlar hakkında çok fazla bir bilgim ya da tecrübem yok. Önyargılı yaklaşmak istemem ancak , o olaydan sonra en azından o firmaya pek de velinimetim olarak yaklaşmıyorum.



Dediğim gibi bunlar kendi fikirlerim,şu zamana kadar olan izlenimlerim. Devamının da geleceğini düşünüyorum.

Yazının dah önce yayınlandığı yer.

In: , , , , , ,

Mükemmellik Sendromu

Mükkemmelik Sendromu dediğim şey; genelde kadınlarda görülüyor. Başlangıcının kadınların yoğun olarak iş hayatına girmesiyle olduğunu düşünüyorum. Kadınlardan beklentiler arttı. Artık kadın dediğin sadece evine, eşine, çocuklarına bakan değildi, artık evin giderlerine ortak olduğu kadar, gelirlerine de ortak olandı.



İlk başta kadınlar biraz zorlandı. Zaten yorucu olan ev çocuk eş üçgeni artık genişlemişti. Şimdi bir de iş köşesi vardı ki üçgen, üçgen olmaktan çıkmıştı. Elimizde bir köşeden diğerine sürekli koşturabileceğimiz bir dörtgen vardı.





Daha sonra bu durum yavaş yavaş kanıksanmaya başladı. Ne de olsa herkesin- her kadının- yaptığı şeylerdi. Ortalama bir iş , rutin ev işleri, az ilgilenilen çocuklar ve unutulan ya da kendisini unutturan bir eş. Bu arada saygıdeğer olmayan eşler artık iş kadını olan eşlerinin yerini başka şeylerle belki de başka kadınlarla doldurmaya başladılar. Kadınlar, 6. Hissi güçlü yaratıklar... Bu durumun erken farkına vardılar. Artık işleri daha zordu, kocalarını da kendilerine bağlamaları hemde sıkı sıkıya bağlamaları gerekiyordu...



Daha da sonra işlerin rengi iyice değişmeye başladı. Ya kadınlar ortalama işlerle yetinmez oldular ya da işler ortalama işlerle yetinebilen kadınları istemez oldular. Beklentiler artmış , çıta biraz daha yükselmişti.



En sonunda ise karşımıza mükemmellik sendromu seviyesi çıkıyor. Artık kadınlar iyice hırslandılar. Kadınların yaptıkları ne kendilerine ne çevrelerindekilere yetmez oldu. Artık istedikleri mükemmel bir iş, hırsla planlanmış ve çabucak çıkılan kariyer basamakları, iyi yetiştirilmiş sevgiyle ve ilgiyle büyütülmüş çocuklar,mükemmel ve aynı zamanda evine bağlı, kendisine aşık eş, mükemmel yemekler, tertemiz ev düzeni...



Ve hatayı kesinlikle kabullenemeyen tahammülsüz kadınlar...Uzaktan bakıldığında her ne kadar mükemmel gözükselerde kesinlikle çok büyük bir zaafları var. Hatayı daha doğrusu hatanın kendilerinde olduğunu kabullenemiyorlar.

Çarşamba günü ütü yapıp, cumartesi günü çamaşır yıkıyorlar, hem çocuklarına hem eşlerine vakit ayırıyorlar. Herşey mükemmel, başarılılar. Ama ola ki bir yerde hata yaptılar , ve sizde bunu farkettiniz! Sakın ola bunu o mükemmellik sendromu yaşayan kadınlara söylemeyin! Yoksa hemen oracıkta ayaklarını çocuklar gibi yere vurarak "Ben Hata Yapmıyorum" diye bağırarak ortamı terkeden birine - bir kadına- rastlayabilirsiniz.



Size tavsiyem açıkta kalan ağzınızı kapatın ve arkasından aval aval bakmayın, onların bir "oh" demelerine fırsat tanıyın!

Bakınız hafif.org, http://www.hafif.org/yazi/mukemmellik-sendromu

In: ,

İşten Çıkarmanın Anatomisi

Bir gün gelir ve personeliniz ne kadar canınız ciğerinizde olsa, işe alınırken verdiği tüm sözleri yerine getirmişte olsa ve her şeye rağmen şirketin çıkarlarını korumuşta olsa, işten çıkarılma zamanı gelmişse ve sebebi kriz ya da değil bunun zamanı gelmiş ise, yapacak bir şey yok demektir.



Her ne kadar çalışma hayatında duygusallığa yer olmadığı düşünülse de, işten çıkaranların da çıkarılanlar kadar zorlandığını düşünüyorum. Sebep olarak bir şey gösterilsin ya da gösterilmesin, suçlanacak birileri hep vardır. Kimi zaman kriz olur, kimi zaman eleman fazlası olur, ama mutlaka bir sebep gösterilir.





Yine öyle dönemlerden biriyiz, bu sefer sebep belli; Kriz.



Eğer üretim yapan bir firmanın sahibiyseniz, bir zamanlar kapasiteniz yüksekse ona göre de elemanınız vardır demektir. İlk dalga işçilerden yapılır. Bölüm şefleri, elemanlarını elemek zorundadırlar ve öyle bir konuma getirilir ki, elemanın dürüstlüğü çalışkanlığı, yaptığı işler her şey bir anda silinebilir. Elde tek bir değer kalır: kalan işçiler tüm bantlarda daha önceden çalışmış mı, her işi yaparım kapasitesine sahip mi? Çünkü kalan işçi gerektiği zaman stok girişi yapacaktır, iş emirlerini yayınlayacaktır, kimi zaman lcd bandında board dizerken, kimi zamanda son montajda çalışacaktır. Var mıdır böyle bir yetenek? Olmadığını düşünenler yanılır. Kriz, işten çıkarılmak öyle bir şeydir ki, bir anda herkes kaplan kesilir, her şeyi yapabilecek güce sahiptir. Ufak tefek kızlar tüm gün üretimde ayakta çalıştıkları yetmezmiş gibi, ufak tefek takılardan başlayıp, büyük gösterişli kolyeler yapmaya başlarlar, daha sonra bunu el yapımı ürünler takip eder. Neyse konumuz işçilerin yaptıkları değil, o başka bir yazının konusu…



Gelgelelim elemanlar -yani artık çalıştırılmaması gereken elemanlar-seçilir, bazı bölüm şefleri burada adaletin terazisini dengelemeye çalışırken, bazıları bu konuda çok rahattır, en çok kimin onun yerine geçeceğinden korkuyorsa onu seçer, o gitsin der. Yeter ki kendi yeri sağlam olsun, tabi bir gün gelip, krizin onu da sarsacağını düşünemez... Ve heyecanlı elemeler sonuçlanır. Kalan da, giden de, patron da üzülür. Sonuçta ortada verilen bir emek vardır. Ne olursa olsun kalanlar devam etmelidir yoluna. Ağlayan, sızlayanlar olur, yapacak bir şey yoktur, eğer seni çıkartmazsam tüm herkesi kaybederim dersin. Ama giden için bu avutucu olmaz. Giden gider, kalan kalır, herkes kendi derdinin peşine düşer sonuçta. Birkaç gün sonra her şey eskisi gibi devam eder. Daha doğrusu herşey yolundaymış gibi gözükür. Gidenler tabi ki unutulur.



Akşam eve gidersin, çocukların boynuna sarılır, o akşam eve gidenleri ve bir daha gelmeyecekleri düşünürsün. Canın sıkılır.

Bu yazı http://www.hafif.org/yazi/isten-cikarmanin-anatomisi olarak hafif.org'ta yayınlanmıştır.

Saçmalama Hakkı

Saçmalama hakkımı kimse elimden almasın...

Ben "ben" olarak içimdeki tüm bencilliğimle istediğim şeyi söyleme, istediğimi yazma hakkında sahibim, çektiği fotoğraflar bile bunu anlatır.Evet, ben , kötü bir fotoğrafçıyım,kadrajım berbattır, renklerden anlamam, zaten moda fotoğrafı da çekmem , tiksinirim moda fotoğrafından...



Benim amacım olanı yokmuş, olmayanı da varmış gibi göstermek. Malum objeleri insanın beyninden silmek , gerekirse tuz ruhu, çamaşır suyu ve arap sabunu kullanmaya hazırım.



Arap Sabunu demişken, çok severim kokusunu. İçime bir temizlik aşkı yayılır. İnsanların beyinlerinden objeleri sileyim derken kendimi elimde bez, gözlerini oyarken bulurum. Gözlerini silemediğim zamanlarda kezzap kullanmak isterim. O zaman boş boş bakan gözlerle fotoğraflarımı seyredebilirler. Ne de olsa insanların gözlerini silerken "crop" ya da "delete" yapmak imkanım yoktur. Hem delete yaparken , mazaallah tümden silerim o insanı piyasadan, ki bu hiç istediğim bir durum değildir. Ne gerek var insanları ortadan kaldırmaya. Benim tek istediğim gözlerini silmek , gözlerini sileyim ki gözlerindeki objeleri de sileyim sonra onlar benim fotoğraflarıma ve objelerime boş gözlerle bakabilsinler. Ancak o zaman çalışmalarımı anlayabilirler.



Bu yazı http://www.hafif.org/yazi/sacmalama-hakki 'ta yayınlanmıştır.

In: ,

Küstüm, Oynamıyorum

Bugün(18.02.2009) Ahmet Altan'ın taraftaki köşe yazısını okuduktan sonra, bir sessizlik çöktü üzerime. Kimseyle konuşmak istemiyorum, telefonlar çalmasın, insanlar halimi hatırımı sormasınlar, yalancı gülücüklere değil sahicilere bile tahammülüm yok...

Çünkü ben küstüm, oynamıyorum...

Kabullenemiyorum...



Tamam, kabul ediyorum, o çocukların bir çoğu zehirleniyorlar, bir çoğunun annesi, babası , bir abisi, komşusu, ya da vs si, onlara bir şeyler anlatıyor. Kafalarını dolduruyorlar. Tamam, o çocuklar yanlış bir şey yapıyorlar. Tamam, asıl onları dolduranlarda suç , onları kullananlarda. Ama içimdeki ses bas bas bağırıyor, ben susarken! Bunun başka bir çözümü olmalı!





Biz o çocukları şimdi ellerindeki taş izlerinden tanıyacağız öyle mi? Peki ordaki çocukların yaşadığı koşullarda ellerinde taş izi olmaması mümkün mü? Aklıma kendi çocukluğum geliyor...Apartmanın görevlisine biz bahçede oynarken bize kızdığı için sinir olmuştuk, bir yere saklanıp sert çamur topları yapıp zavallı adamcağıza fırlatmıştık...İstanbul'un göbeğinde benim de elimde taş izi vardı...



Peki biz bu çocukları , cezaya çarptırdık diyelim! Ne oldu!? Elimize ne geçti! Bir önceki ve bir önceki nesil gibi onları da ezmiş olduk ve onlara anlatılanların doğruluğunu ispat etmiş olduk...O cezaya çarptırılanların aklında oluşan şeyler capcanlı gözlerinin önünde olacak artık, evet ben "canlı örneğim" diyecekler...Evet beni elimde taş izi olduğu için başka bir kategoriye koydular, çocuk olmak kategorisinden farklı bir kategoriye...

Ve malesef onlarda bir sonraki nesili zehirleyecekler, bir sonraki nesili, bir sonraki nesili...Böyle devam etmemeli...



İçimdeki ses bunları söylüyor, ama ben hala susuyorum, kimse gelmesin yanıma bugün!

Bu yazı http://www.hafif.org'ta/ yayınlanmıştır.

In:

Uçurtma Avcısı






The Kite Runner, Türkçemize Uçurtma Avcısı adıyla çevrildi ve ilk basımı Everest Yayınları tarafından Mayıs 2004'te basıldı.







Yazar, Khaled Hosseini Kabil, Afganistan'da 1965 yılında doğdu.Babası diplomat, annesi ise Farsça ve Tarih öğretmeni olan yazar 1976'da babasının görevi dolayısıyla Paris'e taşındı. 1980'de ülkelerine geri dönmeyi düşünen aile ülkelerindeki iç karışıklık ve Sovyet birliklerinin işgali ile yurtlarına dönmekten vazgeçer ve ABD den siyasi sığınma hakkı talep ederek oraya yerleşirler. Hala Güney California'da yaşayan yazar , doktorluk mesleğini de devam ettirmektedir. Uçurtma Avcısı ise kendisinin ilk kitabıdır. Bunun haricinde yazarın yine Afganistan'da geçen "Bin Muhteşem Güneş" adında ikinci bir eseri daha bulunmaktadır.



Uzun zamandan beri okuduğum hiçbir kitap beni bu kadar içine hapsetmemişti. Etkileyici bir anlatım tarzı olan bu kitap , ayrıca elinizden bırakmamanızı sağlayacak inanılmaz bir kurguya sahip. Kabil'de Emir ve Hasan arkadaşlıkları, Hasan'ın " Melek Kanadı Yutmuş" tavırları ve fedakarlarlıkları ve Emir'in çocukluğunun verdiği acımasızlıkla Hasan'ın yaptıklarını zorlaması ve sonunda onu ortada bırakması... Hasan ile Emir aynı evde yaşayan iki kardeş gibi büyüyen çocuklardır ve aralarında farklar olmasına rağmen iyi anlaşırlar. Hazara olan Hasan ile Peştun olan Emir diğerlerinin anlamakta zorlandığı bir iletişime sahiptirler. Okuma yazma bilmeyen Hasan'a Emir en sevdikleri kitap olan Şahname'yi okurken , Hasan da kayıtsız şartsız her koşulda Emir'i ona karşı kaba kuvvet uygulamak isteyenlerden korur, aralarındaki tek fark bu da değildir; Hasan, Emir'in bakımını üstlenen bir hizmetlidir aynı zamanda. Herşeye rağmen kardeş gibidirler ve beraberdirler.




Yalnız Emir kendisine sunulmuş Peştun olmanın ve de toplumda tanınan sevilen bir babaya sahip olmasına rağmen babasının kendisine olan zalimliğini kimi zaman kaldıramaz. Kendisinin futboldaki beceriksizliğinden ya da Buzkaşi gibi( Afganistan'ın leş hayvaların kafasıyla yapılan vahşice bir milli sporudur) sporlara ilgisizliğinden dolayı babasını ona sevgisiz ve ilgisiz davrandığını, babasının istediği gibi bir evlat olamadığını düşünür. Ama Hasan Emir'in babasının istediği gibi biridir. Bundan dolayı Emir Hasan'ı kimi zaman kıskanır kimi zamanda babasının ilgisizliğinin acısını Hasan'dan çıkarır.



Emir bir süre sonra bu durumu değiştirmeyi ve babasının ilgisini kazanmayı ister, bunun için ne yapması gerektiğini düşünür. Kendisi gibi iyi uçurtma kullanabilen ve çok iyi uçurtma avcısı olan Hasan'la beraber uçurtma yakalayıcıları için geleneksel olarak düzenlenen bir turnuvaya katılırlar. Emir'in tek amacı uçurtmasının tüm uçurtmalardan sıyrılıp 1. olması ve de ipini en son kestiği uçurtmayı yakalayıp geri getirip onu babasına vermektir böylece babasının gözüne girmiş olacaktır.




Emir tüm uçurtmaların ipini teker teker keserken bir yandan da babasının kendisini izleyip izlemediğini kontrol eder. Son uçurtmanın ipini de kesmesiyle birlikte Hasan, Emir Ağası için o son uçurtmayı yakalamaya gider. Henüz okumayanlar için devamını anlatmayayım ama kitabın devamını düşündükçe tekrar okuma isteğim artıyor.




İlk olarak 2003 yılında ABD'de yayınlanan bu eser , 3 yıl üst üste " Yılın Kitabı" seçildi ve bu konuda bir ilk olma unvanını taşıyor. 2. sırayı ise yazarın diğer eseri olan " Bin Muhteşem Güneş" almış bulunmakta.



Peki sizce bu kadar beğenilen bir eser hiç olumsuz eleştiri almıyor mu? Tabi ki alıyor! Kimileri yazarın çocukluğundan beri Afganistan'da olmamasından dolayı romandaki mekanların yanlış anlatıldığını ve de bazı karışıklıklar olduğunu söylüyor. Açıkçası ben bunu farkedemedim . Zaten o kadar sürükleyici bir roman ki farketseniz bile es geçeceğinizden eminim.




Her sevilen ve başarılı bulunan eser gibi Uçurtma Avcısı da aynı isimle 2007 yılında Marc Fosters tarafından sinemaya aktarıldı. Genelde eleştiriler filmin kitap kadar etkileyici , " vurucu" olmadığı yönünde olsa da izlenmeye değer olduğunu düşünüyorum.




Fimle ilgili de bazı sahnelerden dolayı Afganistan'da filmin ithalatın durdulduğu , çocuk oyuncuların ise hayatlarının tehlikede olduğu söyleniyor. Umarım sadece söylentiden ibarettir.



Afganistan'da monarji krallığının çöküşünü Sovyet birliklerinin işgalini bu sırada yaşananları ve bu kadar karışıklık sonrasında, ülkede yaşanan toplu göçleri ve Taliban yönetiminin yükselişe geçişi gibi konuları harmanlayıp derinlemesine işleyerek ,tarihi bir roman sınıfına giren aynı zamanda baba- oğul arasındaki ilişkileri de anlatan bu eserin sizi de etkileyeceğini düşünüyorum.




Yazarın ikinci romanı Bin Muhteşem Güneş, en az Uçurtma Avcısı kadar etkileyici. Yazarın sonraki romanlarını ve işleyeceği konuları merakla bekliyorum.

In: , , , ,

ABD'de 9 yaşında bir velet...

Tüm yazarlar ve insanlar ne olursa olsun konu olarak ortak bir payda da buluşurlar hep.O konu kadın erkek ilişkileridir. Önce Adem sonra Havva yaratıldığında böyle bir mesele gündem de yoktu elbet, ama sonra topluluktaki kadınların ve erkeklerin sayısının artmasıyla birlikte kadınlar erkekleri , erkekler kadınları anlamaya çalıştı ve tabi ki yazarlar her iki tarafı da anlamaya çalıştı. Ne gariptir ki benim fikrime göre ortada kat edilmiş bir arpa boyu yol bile yok.İki cins sürekli olarak birbirlerini anlamaya hatta birbirlerine benzeyerek aradaki anlaşmazlıkları ortadan kaldırmaya çalışıyor.Malesef anlama çabaları sonuçsuz kalıyor. Benzeyerek anlama çalışmaları ise ortaya amazon tipli çalışan kadınlıklarını unutmuş kadınlar ve de fazla yumuşamış erkekler çıkardı ortaya... Aslına bakarsanız bu iki yeni türde genelde pek sevilen,aranılan türler arasına giremiyor...Erkeklere sorsanız sürekli bir "kadın gibi kadın" arayışı içindeler; evinde otursun , yemek yapmayı , ev işlerini, ingiliz dikişi dikmeyi bilsin , aynı zamanda çalışabilsin, para kazansın , evin ekonomisine destek olsun. Bunları bilmek -yapabilir olmak- yetmez her daim uygulansın istiyorlar aynı zamanda. Kadınlara sorsanız ise onlar da "erkek gibi" erkekler istiyorlar ; maço olmasın, kesinlikle şiddet uygulamasın, sadece ne istediğini bilsin, kırmadan dökmeden yöneticiliğini göstersin, evinin reisi olurken kadınını ezmesin , gururunu incitmesin... Bulunur mu bilinmez ama herkes bir arayış içinde.


Bu kadın- erkek ilişkilerin inceleyen bir velet türedi bu aralar, her yerde karşınıza çıkabilir kendisi. Adı Alec Greven. Çapkınlığın kitabını yazdığı söylenilen bu velet, 9 yaşında olmasına bakmadan, kızlarla nasıl flört edilmesi gerekir, çevresindekileri ve sınıf arkadaşlarını gözlemleyerek incelemiş ve kitabını yazmış hatta okuldaki öğretmenlerinin ve de ailesinin yardımıyla bastırmış. Kitabın adı: "Kızlarla nasıl konuşulur?" Ve bu kitap Amerika'da bi anda en çok satanlar listesine yerleşmiş bulunuyor. Bu da yetmezmiş gibi Fox TV , bu kitap için kendisiyle anlaşma yaparak 1.000.000,00USD ye filmini yapmayı planlıyor. 9 yaşındaki bu veledin sadece çevresindekileri gözlemleyerek bu kitabı yazmış olması ve şu ana kadar da hiç kız arkadaşı olmaması da dikkati çeken ilginç noktalardan biri. NewYork Postla yapmış olduğu görüşmede bunun için çok genç olduğunu belirtiyor. Seyrettiğim kadarıyla yaşının vermiş olduğu olağanüstü rahatlıkla bir sürü TV programına çıkıp sevimli mimikleriyle ve yerinde örnekleriyle yapmış olduğu harika gözlemlerinden ve kitabından bahsediyor. Hala kadın-erkek ilişkilerini anlamaya çalışanlar için insanın Alec Greven kadar olamıyorsunuz diyesi geliyor!




Alec' in tavsiyeleri şöyle( Bunları sürekli kadın, erkek ilişkileri üzerine konuşanlara ve yine de anlamayanlara ithaf ediyorum );



- Kızlara sakın başkalarının yanında hediye vermeyin, özellikle de arkadaşlarınızın yanında! Arkadaşlarınızın dalga geçmesine maruz kalırsınız ve bu kötü bir şeydir.



- Her zaman sınıfın en akıllı çocuğu olmaya çalışın.



-Kızların sizi farketmelerini sağlayın , ama sakın hava atmayın. Yoksa sizin kendinizi beğenmiş olduğunuzu düşünürler.



- Güzel kızları farketmek kolaydır, toka ve küpe takarlar, güzel elbiseler giyerler. Ama güzel kızlar pahalı arabalar gibidir, çok benzin yakarlar.



Annesiyle yapılan görüşmede annesi Alec'in sürekli kitap okuduğunu hatta yemek yerken bile kitabını bırakması için uyarılması gerektiğini söylüyor. Bu arada Alec büyüdüğünde yazar olmak istiyor. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim tabi; Alec Greven bu yaşında böylesine dikkatli bir şekilde çevresini gözlemleyip bir kitap yazabiliyorsa, ilerleyen günlerde daha neler neler gözlemleyip yazar bu velet!



Uygulamasını henüz yapmamış biri olarak belki de bunları bu şekilde söylemesi kolaydır ,önemli olan uygulamaktır. Alec Greven bunları uygulayabilecek mi ya da ilerleyen dönemlerde daha kayda değer, değerli gözlemlerini yazabilecek mi bilinmez. Belki de uygulamaya gelince bir " terzi kendi söküğünü dikemez." vakasıyla daha karşılaşırız , kim bilir!

In: ,

Yahudi Efendi

Sayın Toksöz B. Karasu’nun kaleme almış olduğu Yahudi Efendi, Everest Yayınlarından ilk basımı 2006 yılında basıldı , daha sonra cep boy kitaplar furyasına bu eser de katılarak 2008 Eylül ayında cep boy olarak 2. basımını yaptı ve o zamandan beri kitaplığımda sırasını bekliyor okunmam için.




Nihayet kendisini okumaya fırsat bulduğumda bu kadar geç kaldığım için üzüldüm. Tarih romanı sevenler ve özellikle Osmanlı Çöküş Dönemi hakkında okumayı sevenler için kaçırılmaması gereken bir kitap. O dönemin yaşayış tarzına ayna tutulabiliyor. Duyarlı yazarımızın kitabın başında yazılanların gerçek olduğunu belirtmesi de ayrıca sevindirici bir unsur. Tarih romanları çoğu tarihe ilgi duyanlar için hassas bir konu,genelde yazılanların ne kadarı kurgu , ne kadarı gerçek sorusunu oluşturduğu için , bu ayırımı yapmamızı engellediğini düşünüyorum . O yüzden bence böyle bir ibare yerinde olmuş.


Kitapta ilgimi çeken unsurlardan biri de anlatım bozukluklarının gözüme çarpmadı. Ben bir okuyucu olarak anlatım bozukluğu yapabilirim ama bir yazar yapmamalıdır, yazılan eser iyice süzgeçten geçirilerek , kurgu hatalarına ve bu tarz ifade bozukluklarına yer verilmeden basılmalıdır, ki bu kitapta ne kurgu bozuklukları ne de anlatım bozuklukları yer alıyor.




Ve gelelim Yahudi Efendi'nin içeriğine: Yahudi Efendi yani Adam Efendi , Son Padişah Vahideddin'in yahudi cariyelerinden olma gayri meşru çocuğudur. Vahideddin önceleri gayri meşru çocuğunu ve cariyesi Şahane Hanım'ı sarayından uzaklaştırır, tahta geçtikten sonra ise yine de Adam Efendi'yi veliahtı olarak ilan etmez. Adam Efendi kimsenin duymuş olmadığı şehzadelerden biridir sadece, ve bir gün babasının kendisini oğlu olarak kabul edeceği günü bekler, bugün gelmedikçe kardeşi "meşru şehzade Ertuğrul'u" kıskanıp ve hep eksiklik hisseder. Büyüdükçe bu durum etkisini daha fazla gösterir. Osmanlı İmparatorluğu'unun çöküşü ve Şahane Hanım'ın vefatıyla beraber Adam Efendi kendini tamamen yalnız bulur ve adını Zakir Efendi olarak değiştirmek durumundadır. Zakir Efendi'nin diğer tüm Osmanlı Veliahtları ile sürgün edilmesi gerekirken birileri kahramanımızı unutur ve Zakir Efendi İstanbuldaki yaşantısını bir şekilde devam ettirir. Ancak daha sonra birileri Zakir Efendiyi bulur ve sürgüne gönderir, kendisinin sürgünde yaşadıkları da en az memleketi olan İstanbul kadar ilginçtir...



Bu kitapta Zakir Efendi kendini ve inançlarını , dinleri sorgularken ,sürekli bir arayış içindedir. Bu şekilde bir dünyayı bu kadar başarılı yansıtabildiği için de biz okuyucuya Sayın Toksöz B. Karasu'yu tebrik etmek düşer.